top of page

Ayın Kitabı: Tepedeki Çınar

  • Yazarın fotoğrafı: Aybike Yavuzoğlu
    Aybike Yavuzoğlu
  • 5 Kas 2025
  • 3 dakikada okunur

Yasemin Doğan ile kökler, sessizlik ve kitabı üzerine samimi bir sohbet.

Ayın Kitabı: Tepedeki Çınar

Geçmiş, bazen bir sandığın içinde saklanan mektuplar kadar sessizdir. Yasemin Doğan, Tepedeki Çınar romanında o sessizliğin kapağını aralayarak, göçle yerinden edilmiş hayatların yankısını bugüne taşıyor. Bir yandan aidiyetin anlamını, bir yandan özgürleşmenin bedelini sorguluyor, sorgulatıyor. Ayın kitabı köşemizde yerini alan Tepedeki Çınar’ın yazarı Doğan’la, kelimelerin kök saldığı topraklardan yola çıktık ve belleğin derin katmanlarına uzanan bir sohbet gerçekleştirdik. Kimi zaman bir türkünün yarım kalmış sesi, kimi zaman bir çınarın gölgesinde yankılanan hatıralar eşlik etti bu konuşmaya…


Ayın Kitabı: Tepedeki Çınar

Tepedeki Çınar, göçün ve köklerin romanı. Sizce “yer” dediğimiz şey insanı ne kadar şekillendiriyor? Köklerinden kopmuş bir insanın kimliği nasıl evrilir?

Yer, insana sadece doğduğu coğrafyayı değil; acılarını, sevinçlerini, hafızasını, karakterini ve dilini de taşır. Bu yüzden kök kavramı yalnızca toprağa değil, zamana ve hatıralara da bağlıdır. Bir insan köklerinden koparıldığında, evinden çok daha fazlasını kaybeder; onu var eden bütün parçaları söküp almış oluyorsunuz.

Köklerinden uzak kalan kişi için kimlik, bir eksiklikten değil; yeni bir yerde kendini bulma ve yeniden tanımlama arayışından doğar. Bu arayış bazen sessizliğe mahkûm eder, bazen de yeni bir dil, yurt ve hikâye kurmaya zorlar. Tepedeki Çınar’da ben tam da bu boşluğun içinden filizlenen yaşanmış hikâyelere ses verdim.

Ben onlara yalnızca edebiyatı değil, edebiyat aracılığıyla kendi hikâyelerini okumayı da öğretmeye çalışıyorum.

Kitabınızda geçen “yarım kalmış türküler” aslında hangi duyguların karşılığı? Sizin için yazı,

hangi sessizlikleri duyulur kılıyor?

“Yarım kalmış türküler” aslında söylenememiş, tamamlanamamış hayatların simgesi. İçinde hem yas hem de umut barındırıyorlar. İnsan kötü zamanlarda umudunu yitirirse hayal kurma gücünü kaybeder; oysa bazen bir türkü, o ruhsal ölümü durdurur. Kitabın başındaki “Kalk Lenku!” çağrısı da tam olarak buna işaret ediyor. Benim için yazı, sessizliklerin içindeki en gürültülü sestir. Tepedeki Çınar’da her karakter, farklı bir duyguyu dillendiriyor ve mübadele yıllarının hafızasını yeniden görünür kılıyor.


Hem yazar hem öğretmensiniz. Öğrencilerinize edebiyatı anlatırken, romanlarınızda

işlediğiniz hafıza ve göç temaları nasıl karşılık buluyor?

Hem yazar hem öğretmen olmak bana hayata iki farklı pencereden bakma imkânı sunuyor. Gençlerin dünyayı anlama çabaları, ilgi alanları ve gündeme dair fikirleri...Hepsi benim için çok kıymetli.

Tepedeki Çınar’da işlediğim göç, yerinden edilme ve kimlik arayışı gibi temalar öğrencilerimin hayatında da bir şekilde karşılık buluyor.  Kimi kendi ailesinde, kimi çevresinde bir kopuşa tanıklık etmiş. Ben onlara yalnızca edebiyatı değil, edebiyat aracılığıyla kendi hikâyelerini okumayı da öğretmeye çalışıyorum. Böylece “yalnız değilim” duygusu onların iç dünyasında iyileştirici bir yer açıyor.

Ait olunan yerin bir haritadan çok bir yürek sızısı olduğunu bilerek, Tepedeki Çınar’ın gövdesine yaslanıp biraz soluklansınlar.

Kitabınızda toprak, ağaç, çınar sürekli bir hafıza metaforu gibi karşımıza çıkıyor. Eğer kendi hayatınızın bir ağacı olsaydı, hangi ağaç olurdu ve neden?

Kesinlikle zeytin ağacı olurdum. Çünkü zeytin, köklü ve direngen bir ağaç… Kuraklığa, rüzgâra, yangına direnir ama her seferinde yeniden yeşerir. Benim yazarlık yolculuğum da böyle; derinlere inmeden, sabırla beklemeden, zamanın ruhunu dinlemeden hiçbir cümle filizlenmiyor. Zeytin ağacı aynı zamanda barışı, bilgeliği ve direnci simgeler. Yazıyla kurduğum bağ da bu anlamlarla örtüşüyor.


Bir göç hikâyesi yazıyorsunuz ama aynı zamanda evrensel bir aidiyet arayışına da

dokunuyorsunuz. Sizce “aidiyet” mi daha güçlü, “özgürleşme” mi?

Aidiyet ve özgürleşme, karşıt gibi görünse de aslında birbirini besleyen iki hal.  ‘Nerede değilsem orada mutlu olacakmışım gibi’ bir cümle okumuştum. Yani romanımda göç temasını işlerken şunu yeniden anladım; insan ne tamamen bir yere ait olmakla huzur buluyor, ne de köklerinden bütünüyle koparak özgürleşebiliyor.

Bana göre gerçek özgürlük, kökleriyle barışıp dallarını dilediği yöne uzatabilmekte. Aidiyet güçlüdür; ama özgürleşme, o gücü dönüştürmenin adıdır.

Aidiyet, kimliğe yön verir; geçmişi, dili ve kültürü taşır. Ama fazlası insanı kendi hikâyesine mahkûm edebilir. İşte tam bu noktada özgürleşme devreye girer: Geçmişi inkâr etmeden, ona teslim olmadan yeni bir yol çizebilme cesareti…Tepedeki Çınar, hem yurdunu arayanların hem de içsel sınırlarını aşmak isteyenlerin romanı. Bana göre gerçek özgürlük, kökleriyle barışıp dallarını dilediği yöne uzatabilmekte. Aidiyet güçlüdür; ama özgürleşme, o gücü dönüştürmenin adıdır.


Bir gün kitabınızın kahramanları sizinle karşılaşsa, size ilk ne söylerlerdi?

Sanırım bana bir şey söylemekten çok soru sorarlardı: “Bize neden bu kadar acı çektirdin?” ya da “Beni neden öldürdün?” diye hesap soracaklarını düşünüyorum. Yine de Rıza karakterinden bir teşekkür bekliyorum.


Son olarak... Okurlarınız, Tepedeki Çınar’ı kapattığında kalbinde hangi duyguyla kalmasını istersiniz?

Okurlar kitabı kapattığında, zamanın ve coğrafyanın ötesinde bir yere dokunmuş olmanın derinliğini hissetsin isterim. Köklerinden koparılan insanların hikâyelerine kulak verirken kendi iç yolculuklarına da adım atsınlar.Her ayrılığın bir arayış, her sessizliğin bir anlatı, her göçün bir hikâye olduğunu fark etsinler. Ve en çok da, ait olunan yerin bir haritadan çok bir yürek sızısı olduğunu bilerek, Tepedeki Çınar’ın gövdesine yaslanıp biraz soluklansınlar.

Yorumlar


Bu gönderiye yorum yapmak artık mümkün değil. Daha fazla bilgi için site sahibiyle iletişime geçin.
bottom of page