top of page

Tiyatro Köşesi: Gizem Yıldız Yorumluyor

  • Gizem Yıldız
  • 19 Kas 2025
  • 4 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 21 Kas 2025


Tiyatro Köşesi: Gizem Yıldız Yorumluyor

“Dünya bir sahnedir,

Ve kadınlar ve erkekler sadece birer oyuncudan ibarettir. Girerler ve çıkarlar; her insan, ömründe birçok rolü oynar.”


William Sheakespeare bu sözü aslında bizim bir oyunun içinde olduğumuzu ne kadar güzel anlatmış. Sahnedeki ışıklar asla kapanmaz, oyuncular değişir, perde açılır kapanır ama ışıklar hep yanar. Ben sahnenin üzerinde olmanın büyük cesaretini gösteren herkesi tebrik ediyorum. Övgüyü de yergiyi de aynı anda alabilmeyi kabul etmek kolay değildir. Seyirci koltuğuna oturan herkes ya gülerek ya da ağlayarak bir şekilde mutlu ayrılmak ister o salondan… Ben size izlerken çok keyif aldığım, sizin de bir süre aklınızı kurcalayacak, güldürecek, gerçek hayattan uzaklaştıracak Dublörün Dilemması ve Ölü’n Bizi Ayırana Dek oyunlarını yorumlayacağım.


“Dublörün Dilemması”: Sahnenin Orta Yerinde Bir Kimlik Labirenti

Murat Menteş’in kült romanından sahneye uyarlanan “Dublörün Dilemması”, absürt mizahın, yüksek enerjinin ve varoluşsal sorgulamaların aynı potada eridiği, temposu bir an bile düşmeyen bir tiyatro deneyimi sunuyor. Yönetmen Sercan Özinan’ın sahnelemesinde oyun, romanın hızlı ritmini korurken, sahnenin özgün imkanlarını zekice kullanarak izleyiciyi hem güldüren hem de tuhaf bir aynaya baktıran bir atmosfer kuruyor.


Tiyatro Köşesi: Gizem Yıldız Yorumluyor

Merkezde, oyuncu olma hayalinden vazgeçmiş gibi görünen ama içten içe rol arayışından hiç kopamayan Nuh Tufan var. Onun “hayatın asıl sahnesine çıkma” çabasını izlerken, yanına muhakkak düzen bozucu bir eşlikçi gerekiyor ve bu noktada sahneye İbrahim Kurban giriyor. İbrahim’in icat ettiği dublörlük, önce cazip bir çözüm gibi görünürken kısa sürede kimliklerin birbirine karıştığı bir kaosa dönüşüyor. Oyun, bir noktada sadece “başkası yerine geçme” haliyle değil, hepimizin günlük hayatta taktığı rollerle ilgili de ince bir taşlamaya dönüşüyor. Dekorun minimal, geçişlerin hızlı ve oyuncuların sürekli hareket hâlinde olduğu bu yapı; romana özgü deliliği sahne diline başarıyla tercüme ediyor.

Kadronun enerjisi ise oyunu taşıyan en güçlü unsurlardan. Ediz Akşehir, Nuh Tufan’da hem trajik hem komik katmanları aynı anda görünür kılabilen bir performans sergiliyor; karakterin tutunamayan hâlini karikatürize etmeden, tam dozunda bir absürtle veriyor. Tekin Ezgütekin’in İbrahim Kurban yorumu oyuna adeta motor gücü oluyor: yüksek tempo, yerinde delilik ve her sahneyi hareketlendiren bir ivme. Çetin Kaya ve Abdurrahman Merallı, çoklu karakter geçişleriyle oyunun ritmini diri tutan bir omurga oluşturuyor; sahnede bir tür “çok oyunculu koroya” dönüşen performansları özellikle dikkat çekici.


Tiyatro Köşesi: Gizem Yıldız Yorumluyor

Ve kadronun en taze enerjisi: Deniz Işın. Sahnede varlığı dengeli, dönüşümleri temiz ve oyuncular arası ritme güzel bir uyum sağlıyor. Özellikle yaşlı kadın karakterine geçişlerinde hem mizahi hem incelikli bir ton başarıyla yakalanmış.

Oyunun tüm bu hareketliliği içinde asıl etkisi, absürdün altındaki tanıdık sorularda yatıyor: İnsan gerçekten kendi hayatının başrolünde mi, yoksa hep başkaları için hazırlanmış bir sahnede figüranlık mı yapıyor? Bir başkasının yerine geçmek bazen hayat kolaylaştırıcı bir taktik olabilir mi, yoksa kimliği daha da mı bulandırır? Yönetmen, bu soruları seyircinin zihnine bırakırken, sahnede hiçbir şeye uzun süre tutunmayan ritmiyle modern hayatın hızına da ince bir gönderme yapıyor.

“Dublörün Dilemması”, edebiyat uyarlaması olarak nadir görülen bir başarıya sahip: Metnin ruhunu korurken tiyatronun doğasına göre yenilenmiş, taze bir yorumla sahneye taşınmış. İzleyiciye sadece kahkaha değil, sahne ışıkları söndüğünde bile devam eden küçük bir iç konuşma bırakıyor.


“Ölü’n Bizi Ayırana Dek”: Evlilik, Sır ve Kara Mizahın Dansı

Tiyatro sahnesi bazen bir evin salonundan ibarettir; iki koltuk, bir kanepe ve kimsenin görmek istemeyeceği bir ceset… “Ölü’n Bizi Ayırana Dek” tam da bu yalın mekânın içinde, izleyiciyi kahkahadan gerilime savuran, temposu şaşırtıcı bir kara komedi olarak karşımıza çıkıyor. Hakan Yılmaz’ın yönetip başrolünü üstlendiği, Ebru Cündübeyoğlu’nun ise ona sahnede müthiş bir uyumla eşlik ettiği oyun, evliliğin en kırılgan anını en absürt ihtimalle çarpıştırıyor: Boşanmanın eşiğinde bir çift ve salonda duran bir ceset.


Tiyatro Köşesi: Gizem Yıldız Yorumluyor

Oyunun merkezindeki Cansu ve Serdar, artık birbirini tüketmiş bir evliliğin içinden geçip boşanma arifesine gelmiş iki insan. Sahne açıldığında onları bir kutlama gecesinin ertesi sabahında buluyoruz. Asıl kriz ise hafızalarındaki kocaman boşluk ve kanepenin üzerinde yatan hareketsiz beden. Kara komedinin en güzel tarafı, tragedyanın gölgesini seyircinin gözüne sokmadan hissettirmesidir; bu oyun da tam olarak bunu yapıyor. Gergedan Yapım imzalı prodüksiyon, PuCCa’nın konsepti ve Murat Dişli, Alper Atalan, Zeki Enes Akkan ile Ebru Cündübeyoğlu’nun birlikte kaleme aldığı metnin ritmini çok iyi yakalamış.

Hakan Yılmaz’ın sahne üzerinde kurduğu enerji hem oyunu sürüklüyor hem de seyirciyle sürekli bir bağ kuruyor. Yılmaz’ın jestleri, zamanlaması ve “panik anlarında bile komedi yaratma” becerisi oyunun yarısını tek başına sırtlıyor diyebiliriz. Ebru Cündübeyoğlu ise güçlü ve kırılgan yanları aynı anda taşıyan Cansu karakterini incelikli bir oyunculukla sahneye taşımış. İkilinin çatışmaları, atışmaları ve sessiz anlarının bile bir alt metni var; seyirciyi sadece güldürmekle kalmıyor, ilişkilerin görünmeyen taraflarını da düşündürüyor.


Tiyatro Köşesi: Gizem Yıldız Yorumluyor

İki perdelik bu uzun soluklu hikâye, aslında bir evlilik otopsisini andırıyor. Ceset, oyunun mizahi tarafı için bir araç olsa da, çiftin yıllardır üstünü örttüğü sorunları ortaya seren sembolik bir ağırlığa sahip. “Hangimiz katiliz?” sorusu bir noktadan sonra “Bu evliliği bitiren neydi?” sorusuna dönüşüyor. Metin bu geçişi çok akıllıca kuruyor.

Işık kullanımı, sahnenin atmosferini anlık olarak değiştirecek kadar etkili. Oyunun ritmini yükselten anlarda keskinleşen ışıklar, gerilim tonuna yaklaştığında ise mekânı daraltarak karakterleri sıkıştırıyor. Atmosferin her detayı — müzikten diyalog ritmine kadar — oyuna modern ve şehirli bir komedi tadı katıyor.

“Ölü’n Bizi Ayırana Dek”, tek bir türe sığmayan, hem ilişki draması hem polisiye bulmaca hem de kara komedi olan çok katmanlı bir iş. Sahneden çıkarken seyircinin yüzünde tatlı bir tebessüm ama aklında küçük bir soru kalıyor: Bir ilişkide bazen gerçekten “katil” kimdir?

Bu oyun, özellikle yüksek tempolu, zeki ve güncel bir mizah arayanlar için kaçırılmayacak bir deneyim. Gülmekle düşünmek arasında gidip gelmekten hoşlanan seyircilerin çok seveceği bir sahne yolculuğu sunuyor.


Yorumlar


Bu gönderiye yorum yapmak artık mümkün değil. Daha fazla bilgi için site sahibiyle iletişime geçin.
bottom of page